Dün Yaprak’la yine çok yoğun bir gün yaşadık. Öğleden sonra saat üç gibi sokağa çıktık. İlk başta parka gittik. İşine biraz mola veren babamız parkta bize katıldı. Maçka parkından sonraki durağımız ise D&R’dı. Bolca kitap, dergi alışverişinin ardından babamızdan ayrıldık ve anneanne ile dedenin evinin yolunu tuttuk. Anneannelere dünkü ziyaretimizin nedeni çok sevdiğimiz ve uzun süredir sohbet edemediğimiz Esra abla ile karşılaşabilmekti. Esra abla Yaprak’ı doğumundan beri çok kısa süreler ile iki defa görmüştü. Yaprak başlangıçta bir parça utansa da Esra ablaya çabuk alıştı. Sohbet sohbeti açtı, zaman hızla geçti. Saat altı buçuğu gösterdiğinde Ayşe Musal ile yaptığımız akşam programına geç kalmamak üzere anneannelerden seri bir şekilde kalkmak zorunda kaldık. Bu arada da maalesef hep aklımda olmasına rağmen Esra abla ile Yaprak’ın birlikte fotoğrafını çekmeği unuttum. İnşallah bir sonraki görüşmemizde diyelim
Ayşe Musal’la akşam programımız İstanbul Film Festivali kapsamındaki Paolo Sorrentino’nin yönettiği “İl Divo”‘nun gala gösterimine katılmaktı. Planda İlhan’da gece boyunca Yaprak’a bakacaktı ama ilk başta İlhan “biz de Yaprak’la dışarıda yemek yiyeceğiz” dedi, sonra bir de baktık ki onlarda bizimle Beyoğlu’na gelmişler! ‘Nerede yemek yesek’ diye dolanırken benim çok sevdiğim Deep’de oturmaya karar verdik. Yaprak yemek boyunca çok huysuzdu. Ona ısmarladığımız hemen hemen hiçbirşeyi sevmedi, pusetinde oturmadı. Etrafta gezsin diye bıraktığımızda da, bir baktık başka masaların tepelerine çıkmış ! Kısacası oldukça zorlu geçen yemek faslımızdan sonra biz İlhan ve Yaprak’dan İl Divo’yu izlemek üzere ayrıldık, onlar da baba-kız kendilerine tatlı alıp eve dönmüşler. Dünle beraber Yaprak hanımın bu yılki ilkbahar-yaz sezonu Beyoğlu gecelerine başladığını kabul edebilirz, artık bir sonraki durağımız da Tünel olur herhalde
Yaprak geçen pazar günü kuzenleri Mina ve Lara’nın yaşgünü partisine gitti. İkizler altı yaşını doldurup yedi yaşından gün almaya başlıyorlar yani bu sonbaharda ilkokula başlayacaklar.
Yaprak yaşgünü partisine saatinden biraz erken gitti. Partiye katılan hemen hemen bütün çocuklar kendisinden büyük de olsalar bizimki onlara ayak uydurmaktan geri kalmadı. Yaşgünü için hazırlanmış enfes yiyeceklerle dolu masadan babası ile birlikte yedi, içti. İlhan’nın amcasının üçüz kızları Melek, Zehra, Zeynep ile ilk de defa karşılaştı. Sait eniştesi ve babası ile de poz vermeyi ihmal etmedi.
4 Nisan 2007′de sevgili anneannem Leman Batur’u 86 yaşındayken kaybetmiştik. Onun aramızdan ayrılmasından bir hafta sonra ise ben Yaprak’a hamile olduğunu öğrenmiştim. Doğanın kendisini yenilemesi döngüsünün canlı birer parçası olmuştuk adeta. O günden bu güne aradan iki yıl geçti. Şimdi Yaprak kucağımızda oturuyor ve biz 6 Nisan’da toprağa verdiğimiz anneannemi anmak üzere dört nesil bir araya geldik; anneannemin hayattaki tek erkek kardeşi Şemsettin dayı ile yengemiz Sevgi abla, annem, babam, ben ve Yaprak … pardon ve tabii ki Zeytin.
Biz, bu birlikteliğe Yaprak’ın öğle uykusundan biraz geç uyanması nedeniyle biraz gecikerek dahil olabildik. Evden içeri girer girmez ise evin dev kedisi Zeytin yine kıskançlık krizine tutuldu ve kendisinden Yaprak’a kayan ilgiyi tekrar üzerine çekebilmek için yapmadık numara bırakmadı. Dedemizin dediğine göre arka odalarda kestirirken Yaprak’ın geldiğini duyduğu anda meydana çıkıyormuş Zeytin. Zeytoş kızımla ciddi bir rekabet içinde ama bizimki olayın farkında değil.
Yaprak ilk başta bir parça yabancılık hissetse bile kısa süre sonra hem Şemsettin dayının, hem de Sevgi ablanın kucağından inmez oldu. Ardından da gitti dedesinin kucağına oturdu. Gördüğü yoğun ilgiden çok memnun kalan Yaprak börek ve kek yiyerek karnını doyurmayı da ihmal etmedi. Günün ilerleyen saatlerinde biraz yorulan minik böcek sırtüstü yere yattı. Zeytin de gidip onun yanına aynı şekilde sırtüstü uzanınca çok şaşırtıcı ve bir o kadar da harika denilebilecek görüntü ortaya çıktı ama ben maalesef bu anı çekemedim. Hemen hemen aynı kiloda ve boyutlarda olan Yaprak ve Zeytin’in bu hallerini bir ömür hiç unutmayacağım.
Dün biz ailece ilk başta Beşiktaş’a indik. Beşiktaş’a gitme nedenimiz bir sonraki gün Yaprak’ın gideceği yaşgünü partisi için ikiz kuzenleri Lara ve Mina’ya hediye almaktı.Kabalcı Kitapevi’nden aldığımız hediyelerden sonra İlhan çok acıktığını söyleyince önümüze gelen ilk fast foodcuya girdik ve karnımızı doyurduk.
Beşiktaş’tan taksiye binip ilk başta evimize, elimizdeki paketleri bırakmak için gittik. Sonrasında ise İlhan ofisine, biz ise anneanne ile dedeyi görmek üzere yola devam ettik. Yaprak hanım taksi içinde pek bir azgındı, zor zapdettik.
Minik canavarın bir kere azgınlık damarı tutmaya görsün; tam gaz aynı çılgınlık anneannelerde de devam etti. Kah evin dev kedisi Zeytin’e bulaştı, kah gazeteliği dağıttı, kah “sucu”luğa soyundu, kaptığı boş su bidonlarını salonun ortasına taşıdı.
Diğer taraftan Yaprak anneannesi ile dedesine dans gösterisi yaptı, büyük alkış aldı, nasıl geri geri gittiğini gösterdi, “wowww” tezahuratları ile desteklendi, “dede” diyerek dedesinin eline birşeyler tutuşturdu, bu gelişme dedesini çok mutlu etti. Saatler yemek vakdini gösterirken de hayatında ilk defa lahmacun yedi ve bu lezzet de pek bir hoşuna gitti. Kısacası dün çok hareketli ve ‘fast food’ dolu geçti. O yüzden maalesef Yaprak’ın annesi bugün hem evde, hem de rejimde
Bu arada dikkatli takipçilerimiz Yaprak’ın saçlarının kesilmiş olduğunu farketmiştir. Son bir haftadır benim tatlı bebeğim ellerini saçlarında gezdirip parmakları arasına takılan telleri çekerek koparmaya başladı. Dün kahvaltı ederken yine aynı şeyi yapınca kuaföre götürmeyi bekleyemedim, ben de tek çare olarak makası aldım ve bayağı uzamış olan saçları kestim. Yaprak’da gözlerinin önüne düşen ve toplamama da izin vermediği kahküllerinden kurtulduğu için kanımca çok mutlu oldu.
Bir gün büyük kedi ve küçük kedi gezmek için parka giderler. Parkta karşılarına çıkan kötü kalpli büyücü kedilere üç vakte kadar kahve içip, limonlu kek yemezlerse İstanbul’un en büyük at sineğinin onları ısıracağını söyler. Bu kötü büyüden kurtulmak için kendilerini en yakındaki kafeye dar atan kediler kahvelerini fötürdete fötürdete içerler, limonlu keklerini afiyetle yerler. Bu arada büyük erkek kedi de onlara katılır. Zaman hızla akar ve eve dönme hazırlıkları başlar. Yüzleri güler bir şekilde, kötü büyücünün kara büyüsünden kurtulmanın mutluluğu ile yola çıkan kediler bu sefer de yolda minik güzel bir peri kızı ile karşılaşırlar. Peri kızı küçük kedinin burnunun ucuna konar ve ona “dile benden ne dilersen” der. Minik kedi ağzını açar ve “mama” demesiyle birlikte minik peri kızını bir lokmada yutar. …. sonrasında kediler ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine …
… bu da öyle garip bir masal olur ki, Yaprak’ın annesi bir daha masal yazmamaya kendi kendine söz verir.
Bugün Yaprak’la Maçka Parkı’nda Timur ve annesi ile karşılaştık. Timur Yaprak’dan üç-dört ay büyük ve çok hareketli bir bebek (aşağıda). Timur’un annesi elindeki tebeşir ile bebeğinin dikkatini çekmeye çalışırken, Timur kendisini birden kaydırağın basamaklarına atınca, annesi de elindeki yeşil tebeşiri Yaprak’a verdi. Bizimki “bu da nedir?” edasıyla ilk bir şaşırdı. Sonra yerde çizili çiçeğe baktı ve yere eğildi, kendince hafif bir çizgi çizdi. Elindekinin ne işe yaradığını anlaması doğrusu çok hoşuma gitti. Ben de Yaprak’ı çizim konusunda biraz daha şevklendirmek için içimdeki ressamı ( ! ) devreye soktum. Sanırım benim komik hayvanlarım işe yaradı. Yaprak da kendi içindeki ressamı ortaya çıkardı ve bir sonraki yağmura kadar yerden silinmeyecek imzasını parka attı. Bu arada ben de derhal kendimize bir kutu tebeşir almam gerektiğini anladım. Eğer Maçka Parkı içinden geçerken yerlerde “şaheserler” görürseniz, bilin ki biz oradaydık
Parkta geçen zamanlarımıza ait bir de videomuz var :
Evvelsi gün Yaprak’la Beşiktaş’daki Kabalcı Kitapevine girdik. Etrafta dolaşırken birden gözüme büyük paketler içindeki Disney karakterleri çarptı. “Ne kadar tatlılar, ne işe yararlar ki?” diye bakarken bunların duvar dekorasyon malzemesi olduğunu anladım. Arkalarındaki yapıştırma bantları sökülünce büyük boyutları ile Yaprak’ın odasının duvarlarında çok güzel durabileceğine kanaat getirip hemen bütün paketleri asılı oldukları yerden çıkardım ve kasaya gittim. Şimdi tatlı denizkızı, Mickey Mouse, Sinderalla, Goffy, minik dalmaçyalı ve Daisy Yaprak’a odasında arkadaşlık ediyorlar. Ehh, şöyle bakıldığında koleksiyonumuzda önemli bir eksik var; Donald Duck … artık en kısa sürede onu da bulabilmek dileğimizle
29 Nisan 2009 Yerel Seçimleri Yaprak’ın demokrasi öğretisi için bir ilkti. Gerçi 22 Temmuz 2007′de de Cumhurbaşkanlığı için referandum geçirmiştik beraber ama kendisi o sıralarda günışığında değil, karnımda seyahat ediyordu.
Sabah kahvaltı edip, giyinip hazırlanmamız saat onbiri buldu. Ben normalda İTÜ İşletme Fakültesi’nde oy veriyordum her seçimde. Ama evlilik sonrasında nüfus kütüğümüz İlhan’ın kayıtlı olduğu Eyüp’e geçince ve ben zamanında gerekli düzeltmeyi yapmayınca oyumuza vermek üzere Eyüp Şehit Kubilay İlkokulu’na gittik. Daha doğrusu gitmek üzere taksiye bindik. Taksi yolculuğumuz açık trafikte ve yeni açılan Kağıthane tünel yolunda iyi başladı. Ancak yolculuğun sonuna doğru Yaprak mızmızlanmaya başladı, rengi değişti. Tam ilkokulun önüne gelmiştik ki, minik bebeğimiz sabah içtiği sütleri ve yediği herşeyi babasının ve arabanın içine kustu. Bu birkaç saniye içinde gelişen olaydan sonra ilk şoku üstümüzden atınca İlhan Yaprak’ı tuttu, ben ıslak mendil almak için markete koştum. O sırada yakındaki bir tamirciden yardıma geldiler. Ama halimiz çok kötüydü. Hatta ben bir ara “ne oyu, dönelim geri” dedim ama İlhan büyük bir şans eseri yoldan arabayla geçen kuzenini gördü. Bu arada taksisini batırdığımız şöförünü de arabasını yıkatması için para verip gönderdik. İlhan kuzeni ile Yaprak’a üstbaş almak üzere annesine gitti. Ben de Yaprak’la bize büyük yakınlık gösterip yardım eden tamircinin kapısında oturup babamızın dönmesini bekledik. Çok geçmeden İlhan geldi. Kirlilerimi bir torbaya doldurduk, Yaprak’ı giydirdik ve herşeye rağmen oylarımızı vermek üzere ilkokuldan içeri girdik.
Oy vereceğimiz 2274 nlo’lu sandıkta fazla sıra yoktu. Bu arada Yaprak’ın da enerjisi yerine gelmişti. Küçük maskot oy vereceğimiz sınıfın içinde seçim görevlerileri ile dostluk kurdu, sınıfın içinde koşuşturdu, oy paravanlarının arkasına geçti, kovuldu. Oy verme sırası bize gelince de babası ile geçtiği paravanını arkasından elinde bir tutam muhtar adayı ismi yazılı kağıtla geri döndü. Ben derhal olaya müdahale ettim ve “seçim görevlileri bizi dışarı atmadan en iyisi biz burayı terkedelim Yaprak’cım” dedim
Oyumuzu vermenin vicdan rahatlığı ile bulduğumuz ilk taksiye bindik ve açıkmış karınlarımızı doyurmak üzere bu aralar en uğrak yerlerimizden Nişantaşı Saray’a gittik. Dükkandan içeri girince bir baktık ki neredeyse seçim sandığındakinden daha fazla insan masa bekliyor. Neyseki sıra hızlı ilerledi ve geçikmiş kahvaltımızı etmek üzere siparişlerimizi verdik. Fotoğraflarda görüldüğü gibi minik böcek aç olmasına rağmen yemek yemeğe pek istekli değildi. Zor bela birkaç kaşık çorba içti, biraz peynir yedi. Saray’dan çıktıktan sonra yavaş yavaş yürüyerek, güzel havanın tadını çıkartarak evimize döndük. Eve vardığımızda ilk yaptığımız iş felaket sekilde kokan giyeceklerimizi çamaşır makinasına atmak oldu. Böylece Yaprak hanım da ilk seçimini biraz hasta, biraz neşeli, çokça aç ama herşeye rağmen anne ve babasının biricik bebeği olarak geçirdi.
Yazılarımıza Gelen Son Yorumlar