Bugün resmi işlerimizde kullanılmak üzere ailece vesikalık fotoğraflarımızı çektirdik. Yaprak çekim başlangıcında etrafa gülücükler saçarken, yüzüne patlayan ilk flaşla irkildi, çok şaşırdı, ardından kaşlarını çattı, sonra güldü, sonra durumu “uuuu” diyerek dikkatle incelemeye başladı ve en sonunda da sıkıntıdan çıldırdı. Bu yukarıda gördüğünüz fotoğraf ilk çekilen; “gülücükler saçtığı” aşamaya ait. Sonrasında onbeşe yakın karede anlattığım duygu devinimini birebir görebiliyorsunuz. Maalesef stüdyo bize fotoğrafların hepsini vermedi.
Vesikalıklarımız dışında bir de aile fotoğrafları çektirdik. Onları ancak yarın alabileceğiz. Şimdi Yaprak’la çarşı pazar dolaşıp kendimize güzel çerçeveler bulmamız lazım.
Bugün 29 Ekim. Yaprak’ın ilk Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun. Bayram şerefine değil ama hava güzel olduğu için öğlenden sonra fırladık sokaklara ponponla. Nişantaşı’na çıktığımızda bizi nefis bir sürpriz bekliyordu. Tam Derimod’un önünden geçerken bir reklam filmi çekimi için kurulmuş setin ortalarında tanımanın ötesinde çok sevdiğim ama bütün iletişim kanallarını kaybettiğim bir dostumu gördüm: Simin Sinkil. Simin benim çocukluk, üniversite ve sonrası yirmili yaşların en değerli sayılı insanından biridir. O yılların Simin’le paylaştığım harika anılarını ne zaman hatırlasam yüzümde geniş bir gülümseme belirir. Yıllardır o kadar sık aklımdan geçer ki, nasıl hiçbir kayıdını tutamadım diye kendi kendime kızarım. Sık sık internette izini araştırırım. Hatta Fiat’ın bir reklam filminde yönetmen yardımcılığı yaptını bulmuş ama daha ötesine geçememiştim. Ne facebook’da, ne de başka bir sosyal ağda kaydı yoktu. Ama bugün bir anda yerde ararken setinin içinde buluvermiştim işte onu. Çok meşguldu. Bir oraya gidiyordu, bir buraya. Uzaktan baktım ve setin içindeki bir adamla gözgöze geldim. Parmağımla Simin’i işaret edip, dudaklarımla belirgin bir şekilde “Simin” dedim. Adam anladı ve Simin’nin yanına giderek beni gösterdi. … işte dostluk böyle birşey; onun da beni gördüğünde yüzünde beliren mutluluk ifadesi benimkini aratmıyordu. Bir anda içinde olduğu set kalabalığından sıyrıldı, yanımıza geldi. İki dost birbirimize mutlulukla sarıldık. Sonrasında “bu da kim? inanamıyorum” diyen Simin Yaprak’a eğildi, bana baktı, şaşırdı, ben güldüm, tanıştırayım dedim ” Yaprak” . Güldük, “ne zaman, nasıl” diye daha da gülüştük. “Hep aklımdasın, seni çok bulmaya çalıştım” dedim. Simin” Ben de” dedi. Hemen telefon numarasını aldım. Simin çok meşguldu, set ekibi bize bakıyordu, “seni arayacağım” diyerek onu ekibiyle başbaşa bıraktık. Harbiye’ye, babamızın ofisine doğru yürümeye başladık.
İlhan’ı ofisinden aldık ve Nişantaşı’na geri döndük. Simin’i rahatsız etmeden Backhaus’a gidip oturduk. Hava serinleyip, servis elemanlarının kötü hizmeti bizi bezdirene kadar burada kaldık. Açılacağını e-posta mesajlarımdan öğrendiğim Muji‘nin yerini keşfettim ama sayım olduğu için içeri giremedik. Eh, bunca yaşanmışlık arasında da kamera müptalası anne bütün ailenin defalarca fotoğrafını ve bir de baba ile kızının filmini çekti. İlhan filminin çekilmesinden doğrusu çok mutlu oldu ve her halinden bu mutluluğu anlaşılıyor !!!! ( film prosesde)
Yaprak 10 ay 3 haftalık oldu. Bugün sonunda biraz gecikme ile doktorumuz Nazmi Ataoğlu’na gidebildik. Bugün itibariyle kesin eminim ki, küçük böcek ayda bir gelse bile muayenehaneyi hatırlıyor. İçeri girer girmez başladı mızmızlanmaya, muayene masasına koyduğumuz anda ise başladı çığlıklar atarak ağlamaya. Nazmi Bey çok sakin bir adam. Belki tecrübeden, belki de karakteri böyle. Az konuşur, genelde yüzü ifadesizdir. Siz birşeyler sormadıkça veya bir durum anlatmadıkça ondaki bilgiyi alamayız. Böyle bir doktorumuz olmasının hem iyi yönü var, hem de kötü. Kimisi kötü haber tellalı gibi ” şunu yapmazsan böyle olur, onu vermezsen şöyle sonuçlanır” gibi anne babayı geren şeyler söylüyor. Hasta olmayan çocuğu hasta edecek kadar pimpiriklendiriyorlar ebeveynleri. Nazmi Bey’e ise neler soracağınızı, neleri paylaşacağınızı hazırlayarak gitmeniz lazım. Dersini çalışmadan giden çakıyor çünkü. Muayenehaneye girmesi ile çıkması bir oluyor neredeyse. Nazmi Bey ” ya çok sağlıklı” diyor, ya da …. bize başka birşey demedi bugüne kadar. Dilerim de hiç olumsuz birşey söylemez. Onun bu sözlerinden sonra ben başına çörekleniyorum, “onu yedi, bunu yapmadı, çok ağladı, yediklerini tükürdü, süt verdim, su içmedi” … elli tane şey sıralıyorum. O ise hiç sakin ifadesini bozmadan cevap veriyor. Bazen sormasam çok önemli bilgilerden mahrum kalabileceğimi anlıyorum ve içimden Nazmi Bey’i sorguluyorum. Böyle olmamalı, o da birşeyleri anlatmalı bebekler hakkında diyorum kendi kendime. Ama sonuçta doktorumuzdan memnunuz, ona Yaprak’ın sağlıklı gidişatındaki emekleri için teşekkür ediyoruz.
Bugün Yaprak grip aşısı oldu. Boyu yarım santim artarak 74 cm olmuş. Kilosu ise 9800 gram. Geçen ay Nazmi Bey bir ayda 600 gram almış olması konusunda uyarmıştı. Bu sefer kilosundan memnun kaldı, birşey demedi. Geçtiğimiz aylara göre en büyük değişikliği ise günlük menümüzde yaşadık. Başta kahvaltı olmak üzere hiçbir ana ve ara öğün için Yaprak’a özel meme hazırlamamamı söyledi doktorumuz. Kahvaltıda ekmek, reçel, peynir, yumurta sarısı ve üzüm pekmezini ayrı ayrı verebileceğimi, günlük inek sütünü ise bir kaşık toz şeker ile tatlandırarak içirebileceğimi, öğlen ve akşam ise biz ne yiyorsak aynısıyla küçük böceği besleyebileceğimi anlattı.
Doktorumuzun yanından ayrılmadan önce Yaprak’la bir fotoğrafını çekmek istedim, böceği Nazmi bey’in yanına götürünce yukarıda görülen vaziyeti yaşadık, bizimki bastı çığlığı, başladı ağlamaya. Kuşun doktoru ile yıldızları her nedense ( ! ) küs.
Son birkaç gündür Yaprak’la elele tutuşup yürüyoruz. Etrafa tutunarak sıralama yapmanın bir aşama yukarısı olan bu durum bizi çok sevindirdi. Bir sağa, bir sola, odalar arasında geziniyoruz, bazen dengemizi kaybediyoruz, hatta kimi zaman popo üstü yere oturuveriyoruz ama ne olursa olsun hiç yılmıyoruz. Kendisinin iyi birşeyler yaptığının ciddiyetle farkında olan küçük böceğin bir tek aynanın yanından geçerken dikkati dağılıyor. Aynadaki yansımasını görünce kendine mi baksın, yürümeye mi çalışsın bilemiyor ve ayakları birbirine dolanıyor, bütün gövdesinin ağırlığı ile kendisini benim kolumun kaldırma gücüne bırakıyor. Bebeklerin eklemleri ve kemik yapısı çok dayanıklı doğrusu. Benim onu hallaç pamuğuna çevirdiğim oyunlarımız ve şimdi de bu yürüme antremanlarında ona birşey olmuyor ya gerçekten şaşırıyorum.
Haftalardır İlhan’nın başının etini yiyordum, üstüste bir sürü magazin wordpress tema denemelerimiz oldu ve sonunda dün gece mutlu sona ummadığımız bir şekilde ulaşabildik. Neden mi bahsediyorum, tabii ki kendi blogum Eve’s Eyes’dan, yeni adı ile “Aya Merdiven Kurduk.biz“den. İsim anası olarak ‘aya merdiven kurduk.biz’i çok farkı bir amaç için düşünmüştük ama kısmet benim blogum olmasıymış Eve’s Eyes’daki bütün yazıları yeni temaya taşıdık. Ben yazı kategorilerimi tekrar elden geçirdim. Şimdi ise büyük bir kargaşayı temizlemek kaldı geriye. Dörtyüzü aşkın yazının fotoğrafları ve kategorileri üzerinde çeşitli işlemler yapmam gerekiyor. Ayrıca bir logo tasarlamak da var…. kısacası çok iş var çok ! . Haziran ayından beri Eve’s Eyes’a hiç yazı yazmadığımda düşünülürse GünFo kategorisinde de büyük bir kopukluk hissediliyor. Düşününce yaz boyunca o kadar olay oldu ki; AKP’nin kapatılmaması, PKK terörü, Sosyal Güvenlik Paketi, dünyada ekonomik kriz … Hangi kategoriyi neresinden tutabilirim bilemiyorum … yazı yazmaya böyle uzun aralar koymamak lazım !
Eğer şimdi bloguma girip bakacak olursanız bir sürü fotoğrafsız kutu ve boş alan görürsünüz, işte efendim onların hepsi dolacak … çalış İpek çalış.
Haftanın beş günü yaptığımız rutinlerimizden biri de banyo. Yaprak’ın banyosunu 5. aydan beri tek başıma yaptırıyorm. Banyo bizim için biraz eğlence, biraz trajedi karışımı bir rituel. Haftanın beş günü yatak saatinden yarım saat önce yani sekiz buçukta minik ponponla en az onbeş dakika sürecek şekilde sulara dalıyoruz.
Banyo küvetimiz içinde renkli toplarımız, ördeğimiz ve ara ara değişen farklı oyuncaklarımız oluyor. Bunlar banyo esnasında veya sonunda çoğunlukla küvetin dışından benim tarafımdan toplanıyor. Yaprak’ın poposunu yıkadıktan sonra küvetinin içine oturtuyorum ve küvetin içini yavaş yavaş su ile dolduruyorum. Bu bizim suya ve banyoya alışma dönemimiz ve genelde sakin geçiyor. Benim banyo süresince en önemli etkinliğim avaz avaz melodikleri ve sözleri hiçbir zaman aynı olmayan, biradan sarhoş denizcilerin bağırtılarını andıran uyduruk şarkılar söylemek. Komşularımız eğer biraz kulak veriyorsa benim normalliğimden şüphe duyduklarına eminim. Boncuğun vücudunu sabunlarken belki de benim gür şarkılarımın etkisi ile azgınlık ibareleri başlıyor. Ancak asıl çılgınlık vücudundaki köpükleri akıtırken yaşanmaya başlıyor. Ayaklar çırpılıyor, eller şaplatılıyor, oyuncaklar erafa savruluyor, mutluluk çığlıkları atılıyor. Ben de hiç engellemiyorum, hatta ona katılıyorum diyebilirim. Banyoda ıslanmadık yer kalmıyor neredeyse. Ama bu mutluluğun bir sonu olacağını ben de, Yaprak’da biliyoruz !
İçi su dolu küvetin tıpasını çıkartınca Yaprak’ın bir anda sesi soluğu kesiliyor. Ben musluğu açınca ise kaygı dolu gözlerle dönüp bana bakıyor. Biliyor başına gelecekleri ve mızıldanmaya başlıyor. Asıl gümbürtü ise saçlarını ıslatmak için kafasından aşağı döktüğüm su ile kopuyor. Bizimki basıyor mutsuzluk çığlığını, ağlamaya başlıyor, ayaklarının tepinmesi ise küvetten çıkana kadar kesilmiyor. Anlaşılacağı üzere saçlarının yıkanmasını, sampuan köpüklerini hiç sevmiyor Yaprak. Bu arada ise benim abuk subuk şarkılarım hiç kesilmiyor, tam tersi Yaprak’ın ağlamasını bastırırcasına daha da bağıra bağıra uyduruyorum. Saçları ve vücudunu kaplayan köpükler tümüyle gidene kadar, siz cümbüş deyin, ben mücadele, devam ediyor. Yaprak artık “bitti” kelimesinin anlamını kavradı. Ne zaman ki “bittiiiiiii” diye sesleniyorum ağlaması bir parça kesiliyor balığın, onu kollarıma aldığım anda ise tümüyle bitiyor.
Kurulanmamız, giyinmemiz arasında ise yağlanıyoruz. Yaprak’ın süt kuzusu gibi yattığı yegane süre herhalde mesaj yaparak onu yağladığım zaman aralığıdır. Keyfine düşkün hanımefendi bayılıyor ona masaj yapılsın; bacakları, sırtı ovulsun. Yağdan gelen güzel koku ve vücudundaki gevşeme ile gözleri hafif hafif kapanıyor tontonun ve Mozart’ın yumuşak müziği eşliğinde kendini uykunun kollarına bırakıyor. Annesi ise çoookkkk derin bir nefes alıp gözlerini üç saniyeliğine kapatıp “birgün daha bitti” diyor içinden.
Dün hava açık olunca yollar yine Ortaköy’e çıktı. Aslında Ortaköy’e gitmemizdeki ana neden geçen hafta benim The House Cafe’de Yaprak’ın eşyalarını unutmuş olmamdı. Eşyaları aldık, sahilde bir süre oturduk, sonrasında ise kendimizi güvercinlerin yanında bulduk. Satıcısından bolca yem aldıktan sonra başladık onları güvercinlere fırlatmaya. Onlarca güvercin bir anda etrafımızı sardı. Yaprak’ın ayak ucunda kah kanat çırparak, kah birbirlerinin üstüne çıkarak yemlerden paylarına düşeni almak için uğraştılar. Bizim minik kuş aşağıda sürüp giden bu dövüşe hayretle baktı. Çok ciddiydi, hatta bir ara korktu da ağlayacak bile zannettim. Eğlence amacıyla başladığımız aktivitede kızıma tam tersi bir durumu yaşamak beni çok üzerdi doğrusu. Kaş yapalım derken göz çıkartmayalım yani …
Yaprak’ın ilk aylarından itibaren onu kitaplarla buluşturmaya çalıştım. Farklı boyutlarda, içeriklerde, tasarımlarda kitaplar satın aldım. Son dönemlerde ise Yaprak’ın bakmayı sevdiği kitaplarını çok net tespit edebildim.
Yaprak şu an için çizgi kitaplardan çok hoşlanmıyor. Canlıların, nesnelerin gerçek görüntüleri onun daha dikkatini çekiyor. Belki evde veya sokağa çıktığımızda fotoğraflarda gördüğü objelerin, bebeklerin, hayvanların, yiyeceklerin benzerlerini kitapların sayfalarda görmek onu daha çok heyecanlandırıyor. Ayrıca sayfaların ne çok küçük, ne de çok büyük olması ona cazip gelmiyor. Çünkü her ikisinin de sayfalarını çevirmekte zorlanıyor. Diğer taraftan sayfaların kolay kolay parçalanmaması şart. Eğer ısırabileceğini veya yırtabileceğini farkederse kesinlikle kitapları affetmiyor canavar.
Sonuçta uzun elemelerden sonra Ankara Koleji’nden sınıf arkadaşım Yeşim Sayın Yılmaz’ın yazın görüşmemizde Yaprak’a hediye getirdiği İlk Eğitim Dizisi bizim favorimiz. Doğan Egmont Yayıncılık’tançıkan İlk Eğitim Dizisi “Yemek” – “Oyun” – “Banyo” – “Uyku” kitaplarından oluşan dörtlü bir set. Set 0-2 yaş grubu bebekler için uygun içeriğe sahip. Bu kitaplara Yaprak tek başına uzun uzun bakabiliyor, kitapların alt bölümündeki koca delikler sayesinde sayfaları kolayca çevirebiliyor. Ayrıca benim anlatımımla fotoğrafları tek tek inceleyerek de hem öğretici, hem de keyifli vakit geçirebiliyoruz. Kitaplarla geçirdiğimiz vakit şu an için bir seferde beş dakikayı aşmıyor. Yaprak sonrasında ilgisini kaybediyor. Bu süre takip ettiğim kaynaklara göre şimdilik normal, ileri dönemlerde ne olacağını göreceğiz.
Yaprak’a masal okumak konusunda ise rötardayız. Gün içinde ve gece uykularına müzik ile dalmaya alıştığından gün içinde ne zaman masal okuyabileceğimi keşfetmiş değilim. Kafam bu konuda biraz karışık doğrusu … Gün içinde kendi kitabımı sesli okuyorum yarım saat kadar, nasıl olsa okunanı anlamıyor diye düşünüyorum. Ama Yaprak’ın masal dinlemesinin alışkanlık haline gelmesinin yanında, benim için de ona masal okumak bir alışkanlık haline dönüşmeli, henüz dönüşebilmiş değil
Yaprak’la Maçka Parkı’na gide gele ufak ufak arkadaşlar edinmeye de başladık. İşte 11 aylık Poyraz ile ablası 3 yaşındaki Sude. Poyraz Yaprak’dan sadece 10 gün büyük ve çok güleryüzlü bir bebek. Sude ise çılgınlar gibi parkın içinde bir o oyuncağa, bir bu oyuncağa koşuşturup “anne, anne” diye bağıran tatlı mı tatlı bir kız çocuğu. Yaprak Poyraz’dan çok Sude ile yakınlık kurdu. Önümüzdeki günlerde umarım sık sık parkta denk geliriz de Yaprak yavaş yavaş sosyalleşir.
Küçük canavarın şu ana kadar 5 dişi çıktı. Üst sağ dişi patladı ama fotoğraflarda görünmüyor. Yaprak hanım ya çok komik olduğunun farkında, ya da beni yüzünü buruşturarak korkutmaya çalışıyor çünkü ne zaman kamerayı yaklaştırsam bana yukarıdaki pozların versiyonlarını veriyor. Bir de üstüme “rrrrrr” yaparak savurduğu tükürükler cabası
Bugün Ortaköy’deydik. Yazdan kalma nefis güneşli cuma günümüz ummadığımız kadar dolu dolu geçti. Ortaköy’e vardığımız ilk dakikalarda küçük kuş uyuyordu. Fırsat bu fırsat birkaç fotoğraf çekiverdim. Boğazın dinlendirici havası bir ara benim bile gözlerimin kaymasına neden oldu. Neyse ki Yaprak uyandı ve onu manzarayı daha rahat seyredebilsin diye kucağıma aldım. Birkaç fotoğraf da bu şekilde çektikten sonra yanımızda oturan genç kadınla konuşmaya başladık. Oradan buradan derken Leyla ile kendimizi The House Cafe de bulduk. Yaprak çok uyumlu bir bebek doğrusu. Saatlerce süren sohbetimiz boyunca sesini çıkartmadan oyuncakları ile oynadı, arada bizim konuşmalarımıza katıldı, meyveli yoğurdunu yedi, Beşiktaş’a dönüş yolumuzda ise uyudu. Umarım yarın da güneş böyle bizimle olur.
Günlük yürüyüşlerimizin çok önemli bir parçası da yolumuz üstüne rastladığımız hayvan dostlarımız. Genelde güvercinler, sokak köpekleri ve kediler ile karşılaştığımız iki ana nokta var. Birincisi Maçka Parkı’nın İTÜ Maden Fakültesi girişi ve aşağısı. Burada güvercinleri, köpekleri ve kedileri besleyen pek çok hayvan sever bulunuyor. Parkın manzarası güzel ‘Sütlü Kafe’nin hemen yanında yatan, kirli krem rengi tüyleri yer yer dökülmüş, yüzü çökmüş yaşlıca köpek ne kadar Yaprak ona sevgi gösterileri yapsa da bizimle hiç ilgilenmez, uyuklamaya devam eder. Güvercinler ise çimenler üzerine saçılmış büyük ekmek parçalarını birbirleri ile yarışırcasına parçalarlar. Yaprak onların bu çevik, ani hareketlerini merak ve şaşkınlıkla izler. Bazen bir güvercin bize doğru yaklaşır, Yaprak elini güvercine uzatarak oturduğu yerden mutluluk dolu ince bir çığlıkla zıplar. Güvercin ona gösterilen ilgiyi anlar, anlamaz bilemem ama ben minik kızımın bu hallerine bayılırım. Park içinde rastlaştığımız kediler ise hiçbir zaman aynı değildir. Bazen görünürler, bazen hiç yokturlar. Ama kedi konusunda bir park var ki, rakibi olamaz; Nişantaşı Parkı.
Hayvan dostlarımızla ikinci karşılaşma noktamız Nişantaşı Parkı’na eğer Maçka tarafından girecek olursanız orta meydanın apartmanlara doğru olan hafif çimenli tepesinde kimisi oturan, kimisi yürüyen, kimisi yatan, kimisi koşan onlarca büyüklü küçüklü kedi görebilirsiniz. Geçen günlerde bir bakışta 18 kediyi saydığım, civarın kedi severlerinin buluşma noktası olan bu tepe doğrusu bizim de çok ilgimizi çekiyor. Özellikle dar yürüme yoluna aniden fırlayan oyuncu kedi yavruları Yaprak’ın favorileri. Şansımıza bugün ağacın tepesinden aşağı atlayarak yanımıza gelen kahverengi kedi yavrusu bir diğer hemcinsinin yanına gidene kadar dakikalarca bize hoş anlar yaşattı.
Parkın Vali Konağı Caddesi çıkışındaki güvercin ve köpeklerle bugün fazla ilgilenemedik. Çünkü Harbiye Askeri Müzesinden gelen sesler daha çok ilgimizi çekti.
Uzun süredir Harbiye Askeri Müzesinin kapısındaki “Perşembeleri halka açık Mehter Takımı konseri” yazısını okuyordum ama bir türlü konser saatlerine denk gelememiştik. Bugün parkın Türk büyüklerinin büstleri ile dolu olan çıkışında mehter ritimlerini duyunca hızla caddenin kaldırımına, oradan da müze girişine yöneldik. Kapıdan herhangi bir engellemeye maruz kalmadan geçtik ve müzenin büyük bir topla süslenmiş meydanında daire şeklinde yerleşmiş Mehter Takımına yaklaştık. Zaten çok coşkulu olan Mehter Takımının şarkıları kullanılan hoparlörlerle etkisini daha da artmıştı. Yaprak çok şaşırdı, belki de biraz ürktü. Onu pusetinden çıkartıp kucağıma aldım ve dört tane parçayı birlikte dinledik. Etrafta müziğe ilgi ile kulak veren, kostümleri de en az bizim kadar merakla inceleyen bolca turist vardı. Arada da yanımızdaki dinleyiciden fotoğrafımızı çekmesini rica ettik. İşte Yaprak ve annesinin Mehter Takımı anısı !. Bir de Estergon Kalesi melodisiyle kısa filmimiz var :
Yaprak’ın sabah uyanma saatleri bu aralar istikrarlı değil. Bazen 07:00-08:00 arası, bazen de çıldırıp 05:00′de ağlamaya başlıyor. Örneğin bu sabah 07:00′de kalktı. Bu dengesizliği diş çıkatmasına mı bağlamalıyım bilemiyorum. Zor olan benim gece yarısını geçe yattığımda sabaha kimi zaman dört, kimi zaman beş saatlik uyku ile yetinmek durumunda kalmam. Güne biraz sersem gibi başlıyorum kısacası.
Yaprak’ın sabahları standart kahvaltı saati 08:00-08:30 arası. Kahvaltısına bir tatlı kaşığı üzüm pekmezi ile başlıyoruz. Üzüm pekmezi kan yapma özelliğine sahip. Ardından 2 adet ufalanmış petit bourre biskuvi, 3 ölçek milupa aptamil 3, yarım kibrit kutusu yağsız, tuzsuz beyaz peynir ve bir yumurta sarısı karşımını veriyorum. Bu kahvaltıyı ilk başlarda hiç sevmedi. Aslına bakılırsa karışımın pastamsı bir tadı var ama Yaprak nedense benimseyemedi. Derken aklıma kahvaltıyı milupa’nın meyve püresi ile birlikte vermek geldi. Şimdi sorun yaşamıyoruz. Kahvaltı bitiminde 8 damla ferro sanol demir takviyesini aldıktan sonra Yaprak’ı oyuncaklarının arasında özgür bırakıyorum. Sık sık ben de katılıyorum ona. Bir itiş, bir kakış oynuyoruz, ara ara BBC’deki CeeBeBees’e bakıyoruz, “Big Cook, Little Cook”da şarkı söylüyoruz, “Boogie BeeBees”de dans ediyoruz, Teletubbies’de gülen bebek güneşe “merhaba” diyoruz. Her ne kadar televizyonun bebekler için zararlı olduğunu okuduysam da tanıdığı programlara, özellikle de tanıdığı müziklere verdiği güzel tepkilerden dolayı onu bu mutluluktan mahrum etmemeye karar verdim. Yaprak görüntüleri değil ama müzikleri ciddi takip ediyor, hele ben de şarkıları ekrandakiler gibi jest ve mimikler katarak söylersem (hepsinin sözlerini ezberledim) gülerek televizyonu değil beni izliyor. Sonuçta fayda – zarar hesabı yaptığımda BBC coçuk saatleri süresince televizyon açık kalmasını uygun buldum.
Yaprak hanımı saat 10:00′da, gözlerini ovuşturmaya başladığında günün ilk uykusu için yatağına götürüyorum. Yaprak’ın sabah uykusu benim hem bir nefes alma, hem de öğlen çorbasını veya püresini hazırlama sürem oluyor. Geri kalan vakdimde de toparlanıp bilgisayar başına oturabiliyorum.
Bu görüntüyü 8 Ağustos’da kaydetmişim. Yaprak 7. ayını birip, 8. ayından gün almaya başladığı zamanlar. Kaydı maalesef biraz geçikme ile blogumuza aktarabildik. Her sabah saat 09:30′da bir saatliğine ( sonuna doğru bu bir saat fazlaca uzadı, azar işittik !! ) denize gittik Yaprak’la. Yaprak bu bir saatin çoğunluğunu taki omzumda uykuya dalana kadar denizin içinde geçirdi. Eh güneş altında bu kadar uzun süre suda kalınca bir ayda 2,5 cm büyümesi de doğal sonuç oldu tabii.
Daha başka kayıtları da yavaş yavaş blogumuza aktaracağım…
Maçka Parkı’ndaki salıncaklar havalar güzel gittiği sürece günlük yürüyüşlerimizdeki sabit duraklardan biri haline geldi. Yaprak sallanırken etraftaki çoğunlukla kendisinden büyük olan çocukları izlemeyi çok seviyor. Bazen de yanımızdaki salıncağa gelen akranlarına büyük ilgi gösteriyor. Bizimki eğer karşı taraf cevap verirse çoğunlukla iletişim kurmaya hazır. Tabii bunlar bir annenin bebeği hakkındaki yorumları. Acaba bebeğin kendisi neler düşünüyor, hissediyor ? Neyin, ne kadar farkında ?
Bu sefer bir de filmimiz var, bu günler de geçecek ve gün gelecek onu parkta koşuştururken görüntüleyebileceğim Bazen zaman hızlı hızlı geçsin de yürüsün, koşuştursun, konuşsun istiyorum. Sonra o günler gelip geçtiğinde de bu günlerinin tatlılığını özleyebileceğimi hissediyorum. Bir annenin karmaşık duyguları işte …
Yazılarımıza Gelen Son Yorumlar