Yukarıdaki slayt gösterisinde minik Yaprak’ımızın tarihsel akış ile 1-2 yaş aralığında çekilmiş şu an itibariyle 310 fotoğrafı bulunmaktadır.
Yukarıdaki slayt gösterisinde minik Yaprak’ımızın aramıza katılacağını öğrenişimizden 1. yaşgününe kadar tarihsel akış içinde 333 fotoğraf bulunmaktadır.
.
.
.
Kadın Bloglarıweb sitesine
ulaşmak için yukarıdaki ekran görüntüsüne veya buraya tıklayınız.
Takip edenler bilir, iki hafta kadar önce fotoğraf makinamız bozulmuştu. Bu süre zarfında cep telefonumun kamerasi ile idare ettim. ilhan’la nasıl bir fotoğraf makinası almamız gerektiğinr dari ufak bir anlaşmazlık yaşadık ama sonunda ben bugün problemi babamızdan habersiz giderdim. 30 Haziran’da Datça’ya gidiyoruz. Elimizde bir kamera olmadan oralarda ne yapardık.?
Bugün Yaprak’la sabahtan çıktık sokağa. Yaprak son birkaç gündür yaptığımız sabah gezmelerini çok seviyor. Günün o saatlerinin farklı olduğunu hissediyor, pusetinde dönüp dönüp bana bakıp gülüyor, nasıl mutlu olduğunu anlatmak istercesine. Lafı fazla uzatmayayım, ilk durağımız banka idi, birkaç ufak işlemden sonra yeni postcrossing kartlarımızı gönderdik Amerika ve Almanya’ya. Sonrasında ise kararlı olduğum fotoğraf makinası alışverişini yapmak üzere TeknoSA’ya yöneldim. Beşiktaş’daki mağazası biraz küçük. Daha fazla çeşit görebilmek üzere Cevahir AVM’ye gitmeye karar verdim. İyiki de gitmişiz.
Bizimle çok ilgilenen tezgahtar genç anlatımlarımı dikkatle dinledi ve “bu size uygun kamera” diyerek elime bir fotoğraf makinası tutuşturdu. Birkaç çekim denemesinden sonra makinayı almaya karar verdim. Sonrasında minik kuş ile yemek yedik, birkaç alışveriş daha yaptık. Gündüz saatlerinde gezmeye fazla alışık olmayan Yaprak dönüş yolunda kollarımda uyuyakaldı. Eve gelmemiz, benim fotoğraf makinasının kutusunu açmam, biraz kurcalamam derken minik canavar uyandı. İşte yukarıdaki pozlardan bilgisayar başında olanı Yaprak’ın yeni makinamız ile çekilen ilk fotoğrafı. Eh, ne desek bilemiyorum ki, inşallah bu makina bize biraz dayanır, arşivimize birbirinden güzel görüntüler kazandırır
Dün Yaprak’la Nişantaşı’na çıktık. Arada bir avlusuna girdiğimiz Teşvikiye Camisinin yanınhdan geçerken içerideki çocukları gördüm ve belki Yaprak onlarla oynamak ister diye pusetimizin yönünü avluya çevirdim. Yaprak pusetinden çıkar çıkmaz bir oraya, bir buraya koşuşturdu ve ilk başta kendisine arkadaş olarak avlunun ortasındaki çiçeklikte arabaları ile oynayan küçük çocuğu seçti. Fakat çocuk Yaprak’ın arkadaşlı ile ilgilenmek bir yana, yanına oturan küçük meleğimi “git buradan” diye etti. Bizimki çok şaşırdı, ben de hemen “gel, tatlım” diyerek onu yanıma aldım. Sonrasında biraz yerdeki kurumuş yaprakları toplayarak bana getirdi minik kuşum. Yanımıza gelip oturan Ali ve annesi ile de vakit geçirdikten sonra Nişantaşı’nda biraz daha dolaşmak üzere cami avlusundan ayrıldık.
Dün Yaprak’la bir değişiklik yapmadan Maçka Park’nın bğyğk çocuk bahçesine gittik. Rutin haline gelen oyuncaklar arası turlarımız sırasında gözümüze Atalay ve annesi Seval ilişti. Onlarla yaklaşık üç hafta önce yine karşılaşmıştık. Bebekler birlikte kaydıraktan kaymışlardı. Yaprak’ın bu ilk defa bir başka bebekle doğru düzgün oynamasıydı diyebilirim. Ama o gün fotoğraf makinam yanımda olmadığı için görüntü alamıştım.
Seval’de beni eş zamanlı görünce bebekleri yine bir araya getirdik ama bu sefer birbirleri ile pek ilgilenmediler. Ama oyuncak alanını terkederken Seval ile Maçka Parkı’nın tepesindeki ve Yaprak’la benim akşamları uğradığımız Sütlükafe ye gitmeye karar verdik. Atalay çok ama çok tatlı 20 aylık bir bebek, gülünce gözlerinin içi parlıyor adeta. İnsanın yanaklarından mıncıklamak geliyor aynen Yaprak’ta olduğu gibi.
SÜltükafe’de geçirdiğimiz süre boyunca biz sohbet ederken, daha doğrusu etmeye çalışırken bebekler öyle bir azma moduna geçtiler ki, yerimizde oturamaz hale geldik diyebilirim. Yaramaz ikiliye arkamasamızdaki nispeten yaşı daha büyük olan çocuk da eklenince ortalık çümbüş oldu. Yaprak bir yana, Atalay bir yana koşarken, diğer çocuk bizim masanın üstündekileri alamaya çalıştı. Diğer çocuğun annesi de onu zapdetmek için yoğun çaba gösteriyordu ama sonunda bizim için en iyi çözüm ayrılarak evlerimize dönmek oldu. Dileriz Atalay ve annesi Seval ile hep karşılaşırız
Dün Maçka Parkı yerine Nişantaşı Akkavak sokaktaki çocuk parkına gitmeye karar verdik. Genelde hep dolu olan park yine tıklım tıklımdı. Büyük çocukların azgınlıkları nedeniyle Yaprak park içinde yürümekte bile zorlandı. Bizde bunun üzerine parktan çıktık ve meydanda dolanmaya başladık. Birinci turumuzu atmıştık ki Yaprak hanımın gözü baloncuya ilişti ve hızla rengarenk hayvanların, çizgi karakterlerin, topların olduğu yumağa yöneldi. Bir öyle baktı, bir böyle. Bu arada daha iki üç gün önce aynı baloncudan kocaman bir balık almıştık ama sesimi çıkarmadım.
Yaprak hemen hemen bütün balonları elledi ve ben sonunda zürafayı tutup çektim. Balonun parasını öderken baloncuya “yakında sizin yanınızda sizden satın aldığımız balonlarla tezgah açacağım ve 4 liradan bırakacağım” dedim (balonlar 5 lira) . Adam bayağı güldü, “abla gel, herkese müşteri var” dedi neşeyle. Yaprak elinde kendisi kadar zürafa bir aşağı, bir yukarı dolandı. Sonra zürafa Zülküf’ü elime tutuşturdu ve soluğu baloncunun yanında aldı. Gerisini tahmin edebilirsiniz sanırım. Balon arsızlarına meydanı elbetteki bırakmayız
Dün Maçka Parkı sefamızın başlangıcı büyük çocuk bahçesindeki oyuncaklarla oldu. Kaydırakta bayağı vakit geçirdik. Ancak henüz helezon şekilli olandan kaymıyoruz.
Büyük çocuk parkından bayır aşağı vurduk kendimizi, Yaprak önde hızla, bende pusetle arkada sanki arkamızdan kovalayan varmış gibi koşuştura koşuştura aşağılardaki küçük çocuk bahçesine ulaştık.
Yaprak başlangıçta salıncağa binildi. Ardından yan taraftaki kaydırağın çıkması bayağı güç merdivenlerine yöneldi.
Merdivenlerin sonundaki dönen oyuncaklarla bayağı güldü. Dönen toplardan sonra kaydırağın diğer ucuna açılan tünele girildi
Tünel kaydırak şeklindeki ikinci bir tünele açılıyordu. Yaprak keyifle kaydı aşağı. Bu kaydırak döngüsünü ( merdiven + dönen oyuncaklar + 1. tünel + 2. tünel ) yaklaşık on defa tekrarladık.
Kaydıraktan sıkılınca bizimki koşa koşa karşı taraftaki havuza gitti. Tırmanmaya çalıştı ve elbetteki annesi tarafından engellendi. Derken yanımıza iki çoccuk ve bir köpek geldi. Çocuklar köpeği “çofff” diye havuza attı. Hayvan sıcaktan kimbilir ne kadar bunalmıştı. Sevimli sevimli etrafa bakındı. Ben “Yaprak kaç, şimdi silkelenecek” demeye kalmadan köpek havuz içinde sulu tüylerini silkeledi. Bizimki çok şaşırdı.
Köpek ve çocuklar gidince Yaprak koşarak çocuk bahçesine döndü. Bir süre daha burada vakit geçirdikten sonra Maçka Parkı’nın evimize yakın çıkışına yöneldik. Yaprak “mama, mama” diye tutturunca çıkış kapısına yakın SütlüKafe’de oturduk ve nefis gözlemelerinden yedik, birşeyler içtik. Saate baktığımızda yine ufak bir şok yaşadık, saat 20:40 olmuştu. Karnımız doymuş ve yorgun bir şekilde evimize döndük ve 21 Haziran’ı da böylece kapatmış olduk.
Geçen Gün Yaprak’la Akaretler Şairler Sofası Parkı’na gitmeye karar verdik. İyiki de oyun alanı olarak bu mekanı tercih etmişiz çünkü parktan adımımızı içeri atar atmaz etrafta bir sürü yaşıtımız bebek farkettik. Biraz salıncakta sallanıp, kaydırak ve tahtıravalli sefası yaptıktan sonra topumuzu çıkardık torbamızdan. İlk oyun arkadaşlarımız 2,5 yaşındaki Yağmur ve 5 yaşındaki Alya idi. Yaprak’da giderek sahibiyet duygusu güçleniyor. Topunu arkadaşları ile paylaşmak girişiminde bulunsa da, onlar topla oynamaya başlayınca oyuncağını mızmızlanarak geri istiyor. Bu arada benim güzel kızım topu atıldığında yakalıyor, “hadi at” dendiğinde de düzgünce geri fırlatıyor. Bazen elleriyle atarak, bazen de ayakları ile vurarak üç çocuk etrafta çok koşuşturdular, beni de bayağı koşturdular. Kimi zaman öyle yerlere fırlatıyorlardı ki topu, meyilli olan parkta kaçan topu yakalamak bana düştü.
Yağmur ile Alya gittikten sonra 20 aylık Deniz bebek annesi ve anneannesi ile parka geldi. Deniz Yaprak’ın çoşkulu karşılaması karşısında şaşırdı ama çekingenliğini üstünden çabuk attı. Aralarında iki ay olması nedeniyle iki bebeğin oyun frekansları bayağı tuttu. Ardından da birlikte banka çıkıp oturdular. Ben de fırsat bu fırsat deyip fotoğraflarını çektim.
Yaprak’la yine öğleden sonra park gezintimize çıktık. Her ne kadar aklımda “kene” tehlikesi olsa da Yaprak’ı güzelim yeşillik alanda gezmesi için bırakmadan edemiyorum. Çimenlik alan içindeki her türlü farklı bitki, çiçek, ot, ağaç, böcekle o kadar ilgili ki, onun bu yoğun uğraşını izlemek benim çok hoşuma gidiyor. Her gördüğü farklı canlıyı “aaaaaaa” diyerek bana göstermesi ve kendince konuşarak gördüklerini anlatması harika bir olay.
Çimenlerin üstünde olmadığımız zamanlarda ise büyük taş yoldan kah yürüyerek, kah taşların üstüne tebeşir ile karalamalar yaparak zaman geçiriyoruz. Maçka parkının içindeki büyük havuz da bir başka uğrama noktamız. Her nedense Yaprak’ın havuz başındaki tırmanma ve suya ulaşma girişimlerine dair fotoğraf çekmemişim. Sanırım o an fotoğraf çekmekten çok, bebek suya düşmesin diye büyük mücadele içindeydim
Maçka Parkındaki elbet en önemli durağımız biri parkın aşağı bölümündeki, diğeri de girişteki çocuk parkı. Oyun alanındaki diğer çocuklarla her geçen gün artan ilişkilerini izledikçe Yaprak’ın ne kadar büyüdüğünü farkediyorum, hem şaşırıyorum, hem de çok seviniyorum.
Yaprak’ın en sevdiği oyunlardan biri bezlerinin durduğu sepeti ele geçirip hepsini ortalığa yaymak. Yukarıdaki karanlık fotoğraf bu olaya ait bir kanıt niteliğinde. Ama görüntü alındığı an itibariyle şanslıyım. Çünkü bezler bir tepe şeklinde korunmuş. Eğer olaya derhal müdahale etmez isem bu bezleri evin dört bir tarafından toplamak zorunda kalabilirim. Bez maceramıza ait bir sonraki fotoğrafımız ”kafaya geçmiş bez” olacak, pozu yakalamak için atmaca gibi bekliyorum. :D
Yaprak’la bugün postcrossingden yeni aldığımız dört adres için Çin, Tayvan, Finlandiya ve Amerika’ya kart gönderdik. Ardından güvercinlere bakmak üzere çıktığımız meydanda Yaprak kendisi gibi kırmızı şapkalı Deren’le karşılaştı. Deren’nin annesi yanında bol miktarda kuş yemi yetirmiş. Deren’nin güvercinlere attığı yemler bizimkinin çok ilgisini çekti , hatta tam zamanında yetişmeseydim birkaçı kuşara değil ağzını bile attı. İki bebek güvercileri besleyip, etraftak oşuştururken ben de Deren’nin annesi ile sohbet ettim. Deren’nin iki yaşında olduğunu, yeni yeni iki kelimeyi bir araya getirdiğini öğrendim.
Deren ve annesnini yanından ayrıldıktan sonra Starbucks’a uğradık. Birşeyler içtik, yedik, ardından Beşiktaş sahile yürüdük. Sahilde bir sürpriz bizi bekliyordu.
Sahilde bizi bekleyen sürpriz Japonya’dan gelen Kodo davulları idi. Meğerse Japon deniz kuvvetlerinden bu yıl mezun olan gençler gemilere doluşmuşlar ve dünyayı dolaşıyorlarmış. Birkaç gün için uğradıkları İstanbul’da da dün gece bir konser vermişler. Cemil Topuzlu’da gerçekleşen konserin provalarını evvelsi gün Maçka parkı’nda iken bol bol dinlemiştik Yaprak’la. Şansımıza Kodo davulları ile Beşiktaş sahildeki büyük meydanda biz de karşılaşmış olduk, onların enteresan müziğini dinledik, hatta onlarla fotoğraf bile çektik.
Konserden sonra hemen eve dönmedik ve Beşiktaş’da yemek yemeğe karar verdik Yaprak’la. Biz afiyetle Edirne köftelerimiz midemize indirirken, İlhan’nın Hollanda’dan döndüğüne ve bize katılabileceğine dair telefonu alınca sevindik. İlhan’nın gelmesi sonrasında bizim eve dönmemiz yine saat 21:30′u buldu. Yaz ayları ile birlikte Yaprak’ın yatma vakdi galiba biraz fazla geçe kaymaya başladı !
Dün Yaprak’la uzun süre Maçka Parkı’ndaydık. Cumartesi olmasına rağmen park sakindi ve hem çimenler üstüne, hem de çocuk parkında rahatça bol bol vakit geçirebildik.
Maçka Parkı sonrasında Citys’e gittik. Alışveriş merkezinin üst katındaki eğlence parkındaki uçağa ve örümcek adamın arabasına binen Yaprak gününü “sanırım” güzel geçirmiş oldu.
Dün yine saatlerimizi sokakata geçirdiğimiz günlerden biriydi. Ancak bu sefer akşamüstü saat 18:30 gibi pusetimizle attık adımımızı dışarı. Cuma gecesini ailece açık havada geçirmeye niyetliydik.
Başta ufak bir alışveriş yaptık. Bir önceki gün deneyip beğendiğim, ama alsam mı, almasam mı diye kararsız kaldığım bikiniyi satın almak üzere ilgili mağazaya gittik. Hazır gelmişken birkaç model daha deneyeyim derken bayağı bir vakit geçirdik soyunma kabininin içinde Yaprak’la. Sonunda bir önceki gün beğendiğim bikiniyi alıp çıktık dükkandan. Sonrasında Yaprak “mama, mama” diye tutturunca çare olarak Starbucks’a girdik. Aç kurt çok sevdiği sebzeli pufu hapur hupur midesine indirdi. Bu arada babamız ile telefonlaştık ve buluşma noktamızı saptadık.
Önceden planladığımız gibi Taksim’e gittik ailece. Ama Taksim o kadar doluydu ki, İstiklal caddesinin İstiklal caddesinin bir alt sokağında birbiri ardına açılan restaurantların hiçbirinde yer bulamadık. Balık pasajı ve Tünel zaten taşarcasına doluydu. Hem yorulmuş, hem acıkmış vaziyette “Beşiktaş’a gidelim” dedik . Bunu dediğimiz anda hınzır gibi yetişip önümüzde beliren boş taksiye atladık.
Beşiktaş’da doluydu ama sık sık gittiğimiz bakılçıda yer bulabildik ve oldukça uzun sürecek yemek faslımıza başladık. Bu arada Yaprak bir kere bile sandalyesine oturmadı. Kah benim yanımda, kah kucağımda, kah babasının yanında, bütün gece masanın etrafında dolandı durdu. Etraf masaların çok ilgisini çekti, hatta kendisine bir gül bile hediye edildi. Bu arada bol bol ahtapot, marine edilmiş levrek, paçanga böreği, çupra, kavun, sıcak ırmik helvası(dondurmalı) yedi. Hatta o kadar çok yedi ki, ben şaşırdım. Uzun gecemizi saat 23:00 geçe bitirdik. Yürüyerek Akaretler caddesi üzerinden evimize döndük.
Dün Yaprak’la Beşiktaş sahile indik. Sahilden önce uğradığımız Starbucks’dan içecek ve yiyeceklerimizi aldık. Sahil sakindi. Yaprak rahatça güvercinlerin peşinden koşturabildi, vişneli kekinden yedi, kekinin kalan bölümlerini kuşalarla paylaştı, etrafımıza bir güvercin ordusu topladı. Beşiktaş iskelesine yanaşmış Kadıköy vapurunu izledi, vapurun kalkma düdüğü ile çok korktu ve yanıma nasıl koşacağını şaşırdı.
Bu arada BeşiktaşA indiğimizde ilk durağımız TeknoSA oldu. Bize fotoğraf makinamız için “sizlere ömür” dediler. Yenisini almamızın mercek tamirinden çok daha akılcı olduğunu söylediler. Sonuçta fotoğraf makinamız yoktu ama cep telefonumuz vardı. Ben de cep telefonu ile birkaç poz çekmeyi ihmal etmedim, çok da kötü değiller değil mi?
Beşiktaş sahilde bir saat kadar oturduk. Kalkmak için hareketlendiğimizde bir baktım Yaprak ilerideki sarı demirlere doğru koşuyor. Benim tahminim minik kuzucuk bisiklet parkı için yapılmış sarı demirleri oyun parkındaki oyuncaklardan zannetti. Güldüm ve bakalım ne yapacak diye hiç müdahale etmedim. Bizimki, tırmanmaya çalıştı, olmadı, bacağını atmaya çalıştı, yetiştiremedi, bir ileri, bir geri, denedi, denedi, denedi. Bunun üzerine ben de pusetimizi demirlerin bir aralığına park ettim. Diğer aralığa da kendim oturdum. Ama Yaprak bu durumdan hiç memnun olmadı. Kendi oyun alanının işgal edildiğini düşündü herhalde. Mızmızlandı. Onun üzerine ben de kalktım, “güle güle, ben gidiyorum, sen kal istiyorsan” dedim. Yaprak’ın bu son zamanlardaki inatçı tavırlarından birini yaşamaya başlayacağımızı hissettim. Ben pusetle Yaprak’dan uzaklaşırken, o da demirlere tutunmuş beni izledi, ama bana doğru hiç bir hamle yapmadı. Ben de sırtımı döndüm, hiç onunla ilgilenmiyormuş gibi yürümeye devam ettim. Üç dört adım sonra elimdeki boş içecek bardağını çöpe atıyormuş gibi yaparak yan gözle arkamdaki minik canavara baktım, peşimden gelmeye başlamıştı. Böyle böyle birbirimize stratejiler geliştiriyoruz Yaprak hanımla, büyüdükçe işler annesi için zorlaşıyor.
Yaprak Beşiktaş’ın şampiyon olduğu akşamki yemeğimiz esnasında kaptığı fotoğraf makinasını açıkken yere düşürdü ve kameranın merceği yamuldu. İlhan bir iki itmeden sonra merceği yerine sokabildi ama o günden itibaren kamera düzgün çalışmaz hale geldi. Çalışma düğmesine bastımızda mercek kendi kendine sürekli ileri geri hareket ediyor. Geçen gün bir ufak darbeyle de ben durdurdum hareketi ama bu sefer de ekran karardı. Kısacası çok da emekdar diyemeyeceğim fotoğraf makinamız miadını doldurmuşa benziyor. Böyle aletlerin de tamiri neredeyse yenisi fiyatına çıktığından herhalde kendimize yeni bir makina almayı tercih edeceğiz.
Pazartesi yine Yaprak’la dışarıda saatlerimizi geçirdiğiz bir gündü. Öğleden sonra 16:30 gibi postcrossing ile Kanada, Finlandiya, Hollanda ve Almanya olmak üzere dört ülkeye kart göndermek için Beşiktaş postanesine gittik. ( Solda da bizim ilk aldığımız kart; Yağmur adında Teksas, ABD’de yaşan bir Türk’den geldi) Oradan Dolmabahçe Sarayının içindeki kafeye geçtik, torpilli dondurmamızı afiyetle yedik. Ardından Beşiktaş’a döndük. Evimize tam varmıştık ki sokağımızda elektiriğin olmadığını farkettik. İlhan’a telefon açtık. İlhan “hani markete alışverişe gidelim” deyince Beşiktaş Migros’da buluşmak üzere sözleştik. Gün içindeki 3. Beşiktaş ziyaretimizden de ellerimiz kollarımız dolu döndük. Maalesef ki alışveriş sonrasında vardığımız evimizde halen elektrikler yoktu, göz gözü görmüyordu. Bunun üzerine evde yemek hazırlamak yerine mahallemizin ev yapımı yemekleri çok lezzetli şirin restaurantı Bordo’ya gitmeye karar verdik. Bordo’da bir sürpriz bizi bekliyordu. Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal ve Beşiktaş takımının gazetelerden bildiğim üç yöneticisi de Bordo’da akşam yemeklerini yiyorlardı. Toplam altı masası olan Bordo “tıklım tıklım” doluydu. Günlük mönüsünden de zeytinyağlılar dışında birşey kalmamıştı. Biz de yenebilecek ne varsa ısmaladık. Yan masadaki dört adamın Beşiktaş ve süper lig üzerine olan yüksek tonlu konuşmaları ve Yaprak’ın bir kedi peşinde koşuşturmaları eşliğinde yemeğimizi bitirdik. Eve döndüğümüzde Yaprak’ı yatağına yerleştirip masal kitabımı elime alırken yine toplam beş saattir sokakta olduğumuzu farkettim, “pes” dedim !
Yazılarımıza Gelen Son Yorumlar